Home
Bir Anti Modern Kahraman; Tavuk PDF Yazır e-Posta
Ulaş Önder tarafından yazıldı   
SATURDAY, 20 SEPTEMBER 2008 02:54
Bir Anti Modern Kahraman; Tavuk

II. BÖLÜM

 birinci bölümün özetitavukçuda tavuk kellesi uçurma işinde çalışan İsmail, bir gün karşılıklı düşüncelerini duyabildikleri, hatta birlikte düşünebildikleri bir tavuğa rast gelir. Tavukla kurdukları bu iletişim ikisini de derin,  düşünsel bir maceraya sürükler.  İsmail,  bu sırada işini aksatması sonucu dikkat çekmiştir  ve bulduğu bu hazineyi kaybetmekten korkarak  tavuğu koltuğunun altına aldığı gibi koşmaya başlar. 

-Bir kere olduysa bir kere daha olacaktır.

-peki ama sonlanan hiçbir şey yok mudur öyleyse?

-belki de artık bilinmez bir formdadır ama hala oluyordur. Geçen bir geminin dalgası kıyıdan kıyıya yansıyarak devam eder var olmaya ama artık ayırt edilemeyecek kadar küçülmüştür ve yayılmıştır.

-peki nasıl yoktan var ettiyse o gemi o dalgaları, bir geminin tersi de yok edemez mi var olan dalgaları?

-belki de o gemi zaten var olan dalgaların bazılarını büyüterek oluşturmuştur o dalgaları

-peki  ama o zaman her şey her zaman var mıydı, hiçbir dalganın olmadığı bir yerden geçemez miydi gemi?

-belki sadece varlık vardır, yok hiç yoktur.

-…

-belki susuyorsun, bana susarak itiraz ediyorsun, ama yine de susmanın da bir anlamı var,  çünkü hala düşünüyorsun, sadece düşündüğünü söylemiyorsun. Konu anlamsızlaşıyor yavaş yavaş, anlam silikleşiyor.

-peki ama…

-belki de!

-bel ki

-pek iyi

-…

-…

İsmail, kendi kendine attığı bir kahkaha ile metroda  yanında oturan gencin elindeki dergide okuduğu “plazma teorisi” konulu bir makaleden gözlerini ayırdığında tavuk da bu iç mono buçuk logundan  bir rüyadan uyanır gibi uyandı.

Tavukçudan ayrıldıklarından, metroya binişlerine kadar geçen çılgınca koşuşturmacanın heyecanından  ancak yeni yeni kurtuluyorlar, sakinleşebiliyorlardı. Hatta İsmail kapıldığı heyecanın etkisiyle önüne çıkanları kenara fırlatarak, kolileri devirerek, denizi yarar geçercesine ilk soluğu sokakta almıştı. Şimdi bu davranışın ne kadar abartılı olduğunu anlayabiliyorlar (daha çok İsmail) ve ilgileri yine birbirlerine ve bu acayip “biz” e kayıyordu.

Koltuğunun altında çırpınan sersemlemiş bir tavukla metronun kapısı tam kapanırken aradan sıvışarak telaşla içeri dalan ve takip edilip edilmedini kontrol eder gibi  penceren hala dışarı bakınan bu kısa boylu, şişman, başının üstündeki belli ki yıllarca özensizce düzenlenen saçları belirgin bir şekilde seyrekleşmiş, tıraşı uzamış, üstelik üzerinde kanları hala kurumamış bir önlük bulunan bu adam  metronun seyrek ve sakin yolcuları arasında gerçeküstü bir etki yarattı.

Bu etkinin, ancak oturup havadaki oksijenden bir iki rahat nefes çekebildikten sonra farkında oldular ve bir süre birbirlerine baktıktan sonra çevrelerindeki insanların tepkilerini anlamak için yüzlerine baktıklarında “ne bakıyonuz lan, hiç mi bilmemne görmediniz” demek istediğini zanneden insanların hemen bakışlarını kaçırdıklarını ama yine de arada meraklarına yenilerek bu muhtemel delinin üzerlerine saldırma riskine rağmen çaktırmadan bakmaya çalıştıklarını fark ederek rahatladılar. Ve edindikleri bu harkülade zihinle çevreyi incelemeye koyuldular. İşte hemen yan koltukta kendilerinden habersiz dalgın dalgın bir fizik makalesi okuyan genç  o an ne güzel bir tesadüf olmuştu.

Bir derginin hatta yazının ne olduğu hakkında daha önce hiçbir fikri dahi  bulunmayan tavuk, şimdi  nasılsa İsmail ile kurduğu bu zihinsel birlik ile yazılanları okuyabiliyor ve onunla birlikte anlayabiliyor, yorumlayabiliyorlardı.

Tavuklar için uyumak ile uyanıklık arasında pek fark yoktu. Herşey hep bir rüya gerçekliğinde, soyut ve derindi, bazen stres ve heyecan belki bu rüyayı  bölüyordu ama zihinleri yine de düz bir vadide süzülen nehir gibi devam ediyordu yoluna. Oysa insanın yüksek coğrafyasında aklı sık sık yüksek kayalardan sıçrıyor, bir o yana bir bu yana savruluyordu. Rüyaların soyutluğunda değil uyanıklığın dünyasında tek tek nesnelerin farkındalığıyla bir o nesneden bir bu nesneye geçiyordu akılları.

 İsmail biraz farklıydı. Onun bu sürekli sakinliği, dalgınlığı, sanki bir dağın çok yükseklerinde kaynağından çıkmış ama o yolculuğa hiç girişmemiş, hemen oracıktaki Tibetli rahiplerle bir ateşin başında bağdaş kurmuş kafa dinleyen ve buharlaşmayı tercih eden bir su damlası gibiydi. Peki peki, ya da şöyle diyelim, İsmail i tam olarak anlamak pek mümkün olmuyordu.  İşte ikisini birbirine bağlayıveren şey  o dalgınlık anlarının en derinlerinden birisi olmalıydı. Şimdi de bu iki tür zihin birleştiğinde sanki Alplerin zirvelerinden dökülen bulutlar oluyorlardı. Ya da öyle bişey işte.

İsmail, şimdi yine geleceğinin hesabına düşmüştü.  Her ne kadar varoluşlarının gelip geçiciliğinin farkına varmış ama bir yandan da sonsuz yaşamın sırrını anlamış olsa da ,

- canlılığın evriminin kaçınılmaz  bir dinamiği olan bireyler arası rekabetin, temel bir güdünün zihindeki yansıması olarak düşünülebilecek; “ben” kendi varlığını, türdeşlerine zarar vermek pahasına devam ettirmeye çalışacaktır. Birey “ben” inin yok olma olasılığına karşı hem nesnel dünyada,yani hayatta,  hem de estetik kurgularda (ki bu kurguları o dünyayı dönüştürme sürecinde kullanacaktır)  yani kendi aklında, savaş verecektir. İşte “ölümden sonra yaşam” kurgusu,  yaşamları ölüme karşı umutsuzca bir savaş vermekten ibaret olan  bazı insanların, yaşamaya devam edebilmek için kendilerine attıkları bir yalandır. Başarısız olacak estetik bir kurgudur. Yok olacak olan, işte böyle bir evrimin yarattığı bu organizmanın “ben” idir. Bedenin yapısı yavaş yavaş dağılırken, beninin yapısı da dağılacaktır ve “ben”  yok olacaktır. “ben”  bir dalga serisi gibi kıyıdan kıyıya çarparak belirsizleşecektir. Ama dalgalar hep var  olacaktır. O halde sonsuz yaşamın sırrı budur; bir dalga değil, deniz olmak, denizin her bir anına dağılmak. Bu yok olmak mıdır? Belki ama var olmaktır da. O halde var olmaktır!-

bu "İsmail" haliyle uzun bir süre var olacağını hesaplıyordu.. İşte bu şekilde İsmail,  o güne değin hor görülmesinin, salak muamelesi görmesinin yarattığı eziklikten kurtulacak olmanın verdiği coşkuyla yanındaki gençle paylaşmak istedi bu düşüncelerini. Artık hayatını kazanmak için başka yollar açılmıştı önünde. Tavukla yaşadıkları bu düşünsel dünyanın derinliğinin insanlar üzerinde yaratacağı sarhoşluk onları şüphesiz kendisine hayran bırakacaktı. İşte bu yanında oturan ve kendisini anlayabilecek kadar da nitelikli görünen delikanlı da genişliği tüm dünyayı saran  hayran kitlesinin ilk ferdi olma şansına erişmek üzereydi.

Tavuk bu düşüncelerin hemen öncekilerle nasıl bir tezatlık içinde olduklarını fark ederek dehşete kapıldı, İsmaili bu kadar bireysel düşünmemesi için uyarmak istediyse de tek bir akılda oluşan bu gerginlik İsmailin beklentilerindeki coşku ve kendi dehşetiyle de birleşiyor, düşünceleri bir yandan tanrıya doğru ne kadar derinleşir ve mütavazileşirse hemen ardından İsmail in benine doğru bir o kadar daha bencilleşiyor ve sivriliyor, bir sarkaç gibi hızlanarak sallanıyordu. İsmail o sivriliklerde kendisini , akşam ve sabah hatta öğle ve ikindi programlarında boy gösteren servet ve ün sahipliğinin kralı gelse tanımayacak bir adam olarak hayal ediyordu ve bu lüks ve saygın hayat onu öylesine etkilemişti ki ağzı sulanmış, salyaları dudaklarının kenarından taşmak üzereydi, o sivriliklerden birinde o kadar kendisini bu hayallere kaptırmıştı ki değil salyalarının taşkın davranışlarını, tavuk ile kurmuş olduğu o iletişimin kopmak üzere olduğunu bile fark edemedi. İşte  bu duygusal taşkınlık , yanındaki gence omzuyla yaklaşarak konuşmaya başlayacağı anda zirve noktasına ulaştı ve ağzından şu kelime bir salya seliyle birlikte boşaldı;

-Ölüüüüm!

  

II. bölümün sonu

 
Komik Olabilir Ama Ciddiyim PDF Yazır e-Posta
Ulaş tarafından yazıldı   
SATURDAY, 13 SEPTEMBER 2008 02:29

   (Bi de anlayamadığım bi sürü şey var, onları da yazayım, bu cümle aortalardan bi yerden kesilip alınmıtırmış, canım biçimciciğim)     

 Orta Yaştayım 

YAşın genelde boy kilo ve saç göz rengiyle yanyana bahsedilmesi gibi sanki,geliyo akla ama diil,  

sanki daha çok şunun gibi, düşünüorum öyleyse yaşlanıyorum,  (hiç düşünmezsen yaşlanmaz mısın? genç ve güzel mi kalırsın, güzellerin salak olmasının nedeni, bu mudur, madem güzelim neden zeki görünmeye çalışayım?) 

söz uçuyor yazı kalıyor, ben uçuyorum ama ne kalıyor?, yazmasam sanki boşa yaşayacak mışım gibi hissettim bu gece 

100 yıl sonra, bu büyük yazar hakkında birileri bunu okuyup              

            ---bak iyi ki de öyle hissetmiş yoksa yazmayacakmış, ve böyle bir yazar varolmayacaktı 

diye düşünüyor ama yanındakine bunu ballandıra ballandıra allengirli bi şekilde anjip olaraktan anlatıyor a da yine entel bi cevap veriyor ama aslında şunu demek istiyor: 

              ---yok leeen, böyle insanlar başka türlü varolmayı başaramazlar  

 bugün neler düşündüm, evet komik olabilirler ama ben cidd ciddi düşündüm  (bugün allah için neler düşündün? valla iyi düşündüm, aslolan niyetse, allah katında düşünce suçu var mıdır?)   

aklıma ölüceğim gelmeden hemen önce şunu hep hatırladığımı düşündüm, ki o sırada  teknolojisi çok eskimiş salak bi mutfak robotu müsfettesiyle salata yapıyordum. _______: hatun bunu 5 yıl kadar önce çeyiz die almış. fişte kaldığı sürece ekranında rakamlar yanıp sönüo sürekli ve sinir bozuo; (ilkel bi güdüyle falan ilgili olmalı sinirlerimizin bozulması, aslında birazdan tam da mühendisliğin, ve tasarımcılığın inceliklerin den bahsedilebilir, ama siz yorumlarsınız artık bu açıdan) [yaşasın noktalama manyaklığı; çocukluğumdan beri hastasıyım] bu yüzden de fişi takılı bırakılmıo çünkü bi on/off düymesi de yok.

anlayamadığım bi sürü şey oluo hayatta mesela yine orda ööle bişi oldu.  

Böyle şeyler olduğunda (ortaokul edebiyat hocam yaşıoyduysa ı, burda paragraf yapılır mıydı, diye sorduktan sonra tam cevap verecekken, düşünce akışı biçimleriyle kompozisyom biçimlerinin uyuşup uyuşmadığını, düşüncelerimizi mi komp kurallarıyla yoksa kompları mı düşüncelerimize göre biçimlendirmemiz gerektiğini, bunun sanatla ilgisini ve o ders kitaplarını düzeneleyenlerin ve okutanların bu soru hiç aklına gelmişmidir ve TDK bunun hakkında ne düşünür die sorarak "...." öğrenci haline gelme pahasına da olsa , ha be... ah gençliklerimiz, dört duvar arasında, ezik... ukalalık etseydim, dadından yinmezdi) 

şööle bişiy oldu robot ta bu rendeleme zımbırtısı iki türlü takılabilio, (ööle çok şey bi sürü şekilde takılıp çıkartılaraktan saçma saçma şeyler yaptırılabilio -ki zaten aslında kullandığınız bir ya da iki şeysi var- düz taktımı rendelio, ters taktımı dilimlio, ben düz takmıştım ama turbtan bi dilim kesmiş alet :S, o kesilme kısmına sıkışıp kalmış 

bi de şööle bişi olmuştu bana sanki bilimsel yöntem çöktü gibi gelmişti sıkılırsınız ama anlatiim, zaten buraya kadar okuduysa birisi, ya hatrım içindir ya da parçalanamaz bi iradesi vardır ya da niyet ettikten sonra geri dönemeyen düz akıllı bi arkadaştır,ya da benim gibidir, ya da ...bu ya da lar fazla uzamasın 

telefonumu şarza taktım ve "şarz olmuyor" die hata verdi (lafa bak; hata verdi;  sanki kompüter, altı üstü sittirik eski bi telefon) 

bizim tattocu serhatta aynı telefondan varmış, ben de hemen mantık ve bilimsel yüntemle deneyime giriştim. Sorun telefonda mı, yoksa pilde mi anlıycam. Netekim şarz aletinde olmadığını anlamıştım.  

benim pili onunkine taktım; şarz oluo  

sonuç nedir: sorun telefonda,  

ama sonra ne oldu; onun pili benim telefona taktım yine şarz oldu 

şimdi sonuç nedir??? 

benim pili benim telefona yine taktım şarz olmuor dedi ; rrrr,

ben de bi süre düşündükten sonraq telefona vurdum ve camı kırıldı 

şimdi sonuç; hala şarz olmuor ve üstelik camı kırık oldu :D 

sonra serhat geldi, dedi kırdın mı telefonu; ben de anlattım 

o da aldı pili kendi telefonuna taktı, onunkini de bana verdi :d 

--tamam oldu işte alla alla, niye kırıon ki dedi 

şimdi sonuç nedir??? adamın hayatla ilgili benimki gibi sorunları yok ki. imrensem mi şaşırdım   

Şimdi sorun şu; bilimsel yöntemle bulduğumuz bunca bilgi, ya .... yaaaaa!   

düşünürken hep en temelde düşündüğünü sanıyor sanki mantık: .bi "nokta" dior mesela ona da "en küçük" diyor sonra höttürü höttürü die geometriyi kuruyor. Ama hayatta nerde buluon noktayı. En küçük die bişey mi var sanki. Herşey birbiryle kompleks halde hep etkileşiyor birbirini var ediyor. Ne dibi var ne tavanı.hepsi sanki aynı boyda da, sonsuz noktalı bi perspektif yüzünden hepsi birbirinden hem büyük hem de küçük gibi.

Nasıl şarz olmaz ya o pil, bazı şeyleri merak ediyor insan. 

Mesela fiziği severim ben, onca yıl da türlü fizik dersi gördük, şu cern midir nedir bi parçacık hızlandırma deneyi yapıyolar aman öyle ne aham şaham da bişey de değil ama sanki dünyanın sonunu getirebilecekmiş gibi (ulan getirebilir mi yoksa) anlatılıyor, insan a paranoya yaptırıyor hayal gücünü kışlırtıyorlar.. Bizim ytazarların ağzında sakız. Yok efendim avrupalı aya çıkmış biz hala yayanız, aman tekkeler aman ortaçağ muhabbetleri hala 23 yıldır aynı şeyleri okuyorum. Sanki arada bir böyle konuşmasalar "aydın" olamazlar. Bilimi eleştirememeleri de hem ah olsun hem oh olsun! Şimdi şöyle:

Deney dün başlamış biz de yeni okumuşuz, film izliyoruz. Bir an her şey turuncu ve tonlarında sanki alev gibi görünüverdi gözüme. Feryale sordum, “yooo” dedi. Ulen dedim, şimdi mesela aynı şeyi ben 10 yıl sonra yaşasam tekrar, sonra 5 yıl sonra bi daha yaşasam, ve giderek yarı zamanda bu tekrarlıo olsa… ve bu şu deneyle yemiş oldukları bi boktan kaynaklanıo olsa…sonra en sonuna doğru herkes bunu saniyede 25  kere yaşar hale gelse, ama bu hala bi hanisülasyon olarak açıklanabilio olsa ve evrenin sonu ; bize bu “hanisülasyon” dışında her şey normal göründüğü halde ; bu şekildeartarak gelse… ne pis olur! Sadecebenim görmemin nedeni , insanın en fazla saniyede 25 anı algılayabilmesi ve daha işin başındaki o küçücük anın da bana dengelmiş olması olsa…

Sonra da dedim ki acaba bir şey bi kere olmuşsa, ikinci defa da illa evrenin sonsuz yaşı içerisinde, illa ki illa ki, aynı koşullar oluşup bi daha olmak zorunda değil midir?

Şimdi de aklıma ,bana, beni daha sosyolojik şeyler düşünmeye iten, muhtemelen daha çocukken de , bi çocuk arkadaşımın da söylemiş olduğu,  “insan böyle şeyleri  çok düşünmemeli” (hiç düşünmemeli demek istiyor olabilir mi?) ya da “düşün düşün boktur işin, nihehehe” iğrenç cümlesi geldi. Yazık ziyan ya ömürlerimize :S

Son Güncelleme ( SATURDAY, 13 SEPTEMBER 2008 02:36 )
 
Türkiye Mecburiyetinde Ya...ya...lar PDF Yazır e-Posta
Cengiz tarafından yazıldı   
MONDAY, 03 MARCH 2008 20:08

 

Sadece izlemekle yetinenlerin farkettiği, bir de başka bir yerden varoluşlarıyla karşı çıkanların, sürekli konuştuğu bir tarzda yazı bu.Başlığa uygun olmayan, zorunluluk değil, sorumluluk halinde dökülen sözcükler.Sözcüklerin şeyleri kovaladığı şeylerin meylerin olduğu masada, basamakta duranların otomatik kapı çarpmadan önceki "durmak için basınız" düğmesine basmaya çalışırken bir yandanda "ilerleyin arkada boş yer var" diye hep ileriye bakanların geride olduklarını iddia ettikleriyle ilişkilerini açığa vurmaya çalışırken "ya orta kapıdan ya arka kapıdan ineceksin" tercihlerine mecbur bırakılanların, ikiside değil demeye çalışanların durdurduğu yada inmediği toplu taşıma araçlarından bahsediyorum, birde toplu taşıma aracı kullanmayanlar var,konu dışı, yürüyenleri demiyorum yürüyenler bizleriz.

Her ne kadar yazdıklarımızı,söylediklerimizi kısacası ,kısa sözcüklerimizi sarfederken kendi yarattığımız gündemimizi yaşatmaya çalışsak dahi,bir şekilde medyanın konuştuğu,medya yoluyla insanların diline pelesenk olmuş sözcükler,cümleler,sorular dökülüveriyor hele birde bilgi,bilişim teknolojilerinin yayıldığı günümüzde,ki bu sözcüklerde kimbilir kaç kez çıktı birilerimizin dağarcığından, olan olaylarla zamanın mod12 'ye göre ölçüldüğü sürelerin birbirine yakın anlarda tepki verişimiz doğal hale geldi.

Medyanın tarihini düşündüğümüzde ise bir yerlerde insanlar gazete basıldıktan belli bir süre sonra,günü aşacak şekilde,havadisleri alıyordu.Neyi değiştiriyor anında tepki vermek,hatta her verdiğimiz refleks doğru mu yada refleksler yönlendirilebilir mi?Bir kaç gün sonra öğrenilen havadislere insanlar tepki verince sürece etkide bulunmuyorlar mıydı,Paris Komünü oluşurken her gazete günü gününe mi ulaşıyordu insanlara, 1 Mart'ta tezkereyi durduran kalabalık Ankara'da bir günde mi toplandı,tarihi etkileyen olaylar bir günde mi oluyor sanıyoruz?

Ama güncellik di mi?Kitle iletişim araçlarını yadsımıyorum,bilgi teknolojilerini kullanmayalım demiyorum,lakin sorduğum başka bir soru,bizim gündemimizi belirleyenleri yada sebepleri soruyorum, yada tartışmalarda tarafları oluşturan ilk soruları göz önüne itenleri.Sözcüklerin şeyleri,şeylerin simgeledikleri, simgesel tartışmalar, işte burda soruyorum "Türban yüksek öğrenime girmeli mi,türbana karşı mısın" diye sana sorarlarken örtülü ödeneği hatırlıyormusun, "Kara harekatı yapılması iyi mi sence?" diye sorarlarken susurluk kazasını hatırlıyor musun? Tersane işçileri grevi haberini okurken bergama köyünde ne oluyordu hatırlıyor musun?Yarın petrol fiyatlarından bahsedeceğiz ,yarın bugünkü harekatta ölenleri hatırlayacak mıyız, yoksa bizim için yüksek belirlenimli gündemde , bu gündemin figürleri sadece istatistiklerden,yada televizyonda bir-iki dakika sunulan anaonslardan mı ibaret? Orada sadece figür olanların gündelik acılarını seçim dönemi hariç hatırlayanlar var mı? Veya biz bugün bunları konuşurken yarın konuşacaklarımız bugünden belirlenirken , ne kadar etkiye sahibiz? Sorduğumu netleştirirsem acaba kendi konuştuklarımızı seçerken ne kadar seçim hakkına sahibiz?

Soruları ironik bir soruyla tamamlarken söylemeye çalıştığım insan kendi konuştuğu konu başlığını bile seçemiyorsa,hayatta yaptıklarımızı hatta reflkeslerimizin sağlıklı olduğunu iddia etmemizde ilginç bir tutum.Hele ki bize 'ya orta kapıdan inceksin ya arka kapıdan inceksin' derlerken, türbana karşı değilim,kılık kıyafet serbestliğinden yanayım,çevremde sohbet ettiğim bir türban takan kadın bulunmuyor, beni ilgilendirmiyor kılık kıyafeti insanların,buyursunlar üniversiteye girsinler ben , ataerkil toplum yapısının,aile denen kurumun ergenlik öncesi çocukların tercihlerindeki dayatmalarına karşıyım, türbanı estetik bulmuyorum,ama ergenlik dönemini tamamlamış kadınların tercihlerinede saygı duyuyorum tartışacağım konu bireyin üzerindeki ailenin baskısı veya inanç özgürlüğü kisvesi altındaki emirler ve yasaklarla ne kadar özgür olunabileceği,her akşam alkol alırım az da olsa, kemalizmi faşizme yakın buluyorum,sadece bugünkü durduğu yere bakarak,karşısına konulanı ise bir o kadar tutucu ve möuhafazkar buluyorum diyorsak, neresi ilerisi neresi gerisi belli değil, peki ilerleyelim, biz galiba yanlış otobüse binmişiz!

Mustafa Kemal'i ergenlik döneminde sevmemeye başladım, açık ve net ifadesi bu, sevmek mecburiyetinde miyim?Tekrar sorguladım,baştan, hiç bir tarihsel gerekçe de göstermiyorum ,hala da sevdiğim söylenemez, bana neden bu soru soruluyor ki?Mustafa Kemal olmasaydıyla başlayacak tüm cümleleri,tüm soruları yöntemsel açıdan yanlış olduğunu düşünmem dolayısıyla reddediyorum,benim tartışmak istediğim konuları seçememem şu soruyu sorduruyor acaba seçebileniniz var mı?Diyorum ki bildiğiniz başka bir toplu taşıma aracı var mı farklı sorular soran?

Halkın maneviyatına saygısızlık mı ediyorum,ben de bu halkın çocuğuyum, askerlik yapmak istemeyenlere inanılmaz saygım var,bu coğrafyadaki ilk vicdani retçi 7 Ekim 1996 Osman Murat Ülke'yi de anarak ifade etmeye çalıştığım askerlik yapıp yapmayacağımıda bilmemem,diyorum ki bu harekat yada yıllardır sürdürülen savaşta ölen arkadaşlarımıza,şehit demezsem terörist mi olurum? Bizim savaşımız değil dersem Bülent Ersoy, cinsel tercihlerinden dolayı ötekileştirilenlerin yanına mı iter bu toplum beni? Halkı askerlikten soğutma suçta insanlarımızın ölmesini isteyen, 10.000 daha veririz Musul'uda ,KerküK'üde alırız diyip kelle sayısını istatistiğe vuran zihniyetin suç olmadığı bir ülkede, toplu taşıma kullanmak isterken biletimizi erken kesmeleri de tesadüf mü 19 Ocak'ta olduğu gibi...

Şimdi benim yazmak istediklerimi mi , yoksa gündemin beni sürüklediğini ifade ederek, yine gündemi belirleyenlerin sorduğu sorulara verebileceğim olası cevapları mı yazdım,galiba toplu taşıma kullanamayacağız,verdiğimiz cevaplar ya...ya... kalıbının dışındaysa,biz yayayız,yürüyoruz ve sanıyorum ki bağımsız medya mümkün!

Yaşadıklarını yazan,yazdıklarını yaşayan insanlar ,birlikte,birarada,beraber!

Yazdıklarınız,çizdikleriniz,tasarımlarınız,fotoğraflarınız paylaşılır!

Son Güncelleme ( MONDAY, 03 MARCH 2008 20:28 )
 
Sonra Yapılacak Tek Şey var PDF Yazır e-Posta
Cengiz tarafından yazıldı   
SUNDAY, 02 MARCH 2008 14:28

Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana yarın su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana yarın talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tren istasyondaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana, sen San Francisco'daki ve Londra'daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!....Analar, HAYIR deyin!
Çünkü hayır demezseniz analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman, Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak...
Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar...
Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek; tüm obuluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek...
Bunların hepsi olacak...
Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek, pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek....
Enstitülerde, büyük hekimlerin dâhice buluşları çürüyüp küf tutacak....
Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, tereyağlar arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak....
Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yer altı sığınaklarına çarpıp parçalanacak. Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, eğer...eğer...eğer...HAYIR demezseniz!

Walfgang Borchert Çeviri:Celal Üster

 
13.1.2008 PDF Yazır e-Posta
SiyaTik tarafından yazıldı   
TUESDAY, 12 FEBRUARY 2008 17:18

13.01.2008

SİYÆTİK,Beşiktaş Misket Şarap Evi’nde ev şarabı eşliğinde siyah-kahverengi torbanın içinden çıktı.Rakı,ev likörü,viski,votka,bira,ceviz rakısı ardından dolmuşla Taksim bir duble rakı daha ardından dolmuşla Ataköy,uyuyup uyandığım için,alkolün davranışlarımda,konuşmamda bir ayrım yaratmadığının farkındaydım, kalbimde aşk var,doğumunun saat itibariyle bir sonraki günü evimin önündeydim kaldırımdan yürüyordum karşı kaldırıma geçmek üzereydim yoldan yürüyen iki insan iki insan durdu baktı ben yoluma devam ediyordum ki:

-Kimliğinizi görebilirmiyiz?

Sokakta ışık olmadığı için kimliğimi göstermemi isteyenlerin polis memuru olabileceğini düşündüm.Polis üniformasınıda görünce bu yöndeki fikirlerim yoğunlaştı.

-Evimin önündeyim,alkollüyüm,doğum gününden geliyorum Polisin herhangi bir şüphesi olmadan kimlik göstermemi isteyebileceğinin yasal olup olmadığını bilmiyorum.Benden şüpheleniyorsanız, şüphe konusu olan nedir?

-Polis kimlik görmek istemesi yasaldır.

- Alkollüyüm, doğum gününden geliyorum,evimin önündeyim.Bu saatte temiz bir vatandaş olarak alkol alıp evime gidemez miyim?Şüphelendiğiniz nedir? Ortaköyde eve alkollü giderken kimliği göstermemi istemezlerken, burada istemeniz sebebi nedir, aradaki fark nerden geliyor?

-Burası tenha bir yer.Çakmağın var mı?

-Var.

Polis memurunun sigara(Davidoff Classic-Bordo renkli olan) sını liseden beri kullandığım siyah cricket çakmakla yakmasını sağlıyorum,çakmağı cebime koyuyorum.

-Yasal olup olmadığını bilmediğim için benim ne konuda şüpheli olduğumu söylemediğiniz için kimlik göstermek istemiyorum.

- GBT,Genel Bilgi Tarama, sorgulatacağız.İstersen karakola gidebiliriz.

Evimin sokağının köşesine doğru yürüyoruz.

-Polis,benim can güvenliğimi sağlıyor,bu yüzden kimliğimi gösterebilirim.

Kimliğimi sağ arka cebimdeki cüzdanımın içinden çıkarıp sağ elimle gösteriyorum.Polis, elimden kimliğimi almak istiyor Polis memuru sağ elinde cep telefonu,sol eliyle kimliği almak üzere dokunuyor.

Kimliğimi vermiyorum.

-Versene şunu.

-Kimliğimi görmek istediniz gösterdim,kimlik nosuna bakarak GBT sorgulatabilirsiniz. Benim elimdeyken de bakabilirsiniz

-Karanlık burası.

-İsterseniz daha aydınlık bir yere geçebiliriz.

-Ver şunu.

-Sizin polis olduğunuzu nerden bileyim?Siz kimlik gösterin anlayayım.

-Ver ulan.

-Vermiyorum.Size arkadaşım diye hitap ettim,terbiyesizlik yapmadım.Avukatımı aramak istiyorum.

-Ara.

Evimin sokağının köşesinde olduğum için önce ailemi aradım.Sağ elimle cep telefonumda kayıtlı olan numarayı ezberden çevirdim,sol kulağıma koyup konuştum.

Oraya geleceğini söyledi.

-Aradığın avukatmıydı?

-Hayır,ailemdi.

Sağ elimdeki kimliğimi almak için polis memurları şiddet kullanmaya başladılar.

-Ver ulan şunu.

-Vermiyorum.Göstermemi istediniz gösterdim.

Ekip otosu geldi,otodan inen memur:

-Ne oldu ?

Polis memuru cevap verdi.

-Kimliğini vermiyor.

-Kimliğimi göstermemi istediler,gösterdim.

Polis memurlarının sayısı gittikçe arttı.Kafama,vücuduma yumruklar başladı,yere düştüm, sol bileğime kelepçe taktılar polis memurları sağ elimde kimliğimi bırakmadım.

-Ver lan şunu,kesin bir şey var bunda.

‘Şey’ ‘Aşk’ olarak düşündüm.

Kafama,vücuduma vurmaya devam ettiler yerdeyken,

-Ver lan şunu,kesin bir bok var bunda.Hırsız mıdır,terörist midir, nedir?

‘Bok’ ‘İllegal Madde’ olarak düşündüm.

-Yaptığınızı Türk polisine yakıştıramadım,size arkadaşım diye hitap ettim,terbiyesizlik yapmadım.Temiz vatandaş çıkarsam özür dileyecek misiniz benden?

‘Türk polisine yakıştıramadım’ dediğimde damarına basmış olacağım ki polis memurlarının şiddet kullanımı arttı.Ekip otosuna bindirmek istediler.Binmek istemedim

-Yürütelim bunu.

İtip kakarak,sol kolumu sırtıma çevirerek yürümeye başladık,yumruklar devam ediyordu.

-Rahat bırakın,yürüyeyim.

Karakolun önüne geldiğimizde şiddet kullanımı arttı.Sırt çantamın öngözünden okul ajandası,mp3 player,cd,anahtarlar,iki adet A4 boyutunda kareli defter kağıdı fırladı.Tam binaya girerken.Ailem geldi.Polis memurları yedikleri haltı anlayınca bir anda nezarete giderken içerdeki odaya geçtim.

İçerdeki odadaki polis memuru,binanın içini,odanın dışını kastederek

-Dışardakiler daha deneyimsiz.

-Kimliğini vermemişsin.

-Kimliğimi göstermemi istediler,gösterdim.

-Polis olduklarına inanmamışsın,şimdi kimliğini verir misin?

-Kimlik göstermek bu kadar zor muydu?,ailem gelmeden vermem.

Ailem kapıdan gözüktü.

Masanın üstüne nüfus kağıdımın konmasını sağladım.

Deneyimli olduğunu iddia eden polis memuru;

-Biz sizin güvenliğiniz için varız.

-Bu yüzden kimliğimi gösterdim.

-Polis memurlarının polis olduğuna inanmamışsın

-Bedaş görevlisi olduğunu söyleyene fatura ödemediğim gibi, polis üniforması giyeninde polis olduğunu algılayamayız di mi?

-O saatte kimse beline silah takıp polis üniformasıyla dolaşmaz.

-Kimliğimi bu yüzden gösterdim, ama vermedim. Şüphelendikleri konuyu söylemediler

Tam bu anda çantadan fırlamış olan 39 adet bir arada duran anahtar masanın üstüne geldi.

-Hırsızlar bu kadar fazla anahtar taşır.

-Yıllardır bulduğum,daha önce kullandığım anahtarları biriktiriyorum,koleksiyonum.

-Karşılıklı yanlış anlama olmuş.Sende polis olmadıklarından şüphelenmişsin

-Polis memurları,kimliklerini göstermediler.

-Kimlikleri sahtede olabilirdi.

-Benim kimliğimde sahte olabilirdi.Ben sadece bir özür bekliyorum,ben hata yapmışsam özür dilerim.

Darp eden polislerden memurlarından birini getirdiler.

Konuşmaya başladım.

-Bir hatam olduysa kusura bakma.

Anlatmaya,konuşmaya çalıştı.Susturdum.

-Benden kısaca özür dile,bana anlatma,uzatma.

-Kusura bakma

Polis memuruyla el sıkıştık.

Konuşma biraz daha sürdü.Binanın içinde iki masa bulunan odaya geçtik.Polis memurları çay getireceklerini söylediler.

Sol elimde kan vardı,düştüğüm için, karakolun tuvaletine girdim

Deneyimli olduğunu söyleyen polis memuru,

-Devletin sabunuyla,suyuyla iyice yıka elini.Devlet veriyor sabunu.

-Devlet Parasız Yatılı okudum,iyi bilirim,oda numaralarım 40,15,60,11

-Hangi lise?

-Kadıköy Anadolu-Maarif

İki masa bulunan odaya geçtik,çaylar geldi.İçerde sigara içildiğini algılayınca Sigara(Camel Natural Flavor)mı yaktım.

-Okulda konser düzenliyorduk, polisler güvenlik sağlamak için gelmişlerdi, ben çay ısmarlamıştım,ödeştik.Masanın üzerinde olan ev telefonunu işaret ederek dahili mi dışardan da aranıyor mu?

Ben dışardan derken bina dışını kastettim.

-Karakol telefonu aranıyor.

-Arabaların plakalarındaki bandrolün mavi olması gerekiyor diye düşünüyorum, kırmızı çıkartma yapıştırıyorlar yasal olup olmadığını biliyorsanız söylerseniz sevinirim.34 TBU ,34 DT 4664,77 AR 772,34 ATA 63. Ortaköy de görünce duran bir arabada 34 DT 0328 baktık çıkartmaymış

-Yasal olmaması gerekiyor.

-Görünce trafik polisine ihbar edin.

-İhbar etmem.

Üniversite eğitim durumu üzerine biraz konuştuk.

Bana göre soldaki masanın sandalyesinde oturan aileme:

-Telefon numarasını ezberden çevirdi.

-O aklında tutuyor numaraları,isimleri soyadları

Bana göre sağdaki masanın sandalyesinde oturan :

-Şimdi sizi hastaneye götüreceğiz.Darp yoktur raporunu alırsanız sabaha kadar burda tutmayız sizi.İş uzamaz.

Tekrar içerdeki bir masa bulunan odaya geçtik.Çantadan fırlayanları çantanın öngözüne koyduk.Kağıtlar birarada durduğu için bir yüzde barışın adı soyadı mail adresi,satranç kulübüyle ilgilenenlerin adı soyadı,mail adresleri, kağıt benzer kağıt bir yüzde 2 telefon numarası, aramadığım, mesaj attığım emekli bir avukatın numaraları.

Ekip otosuna ailemle birlikte bindim.

Yolda sohbet polislik mesleğinden açıldı,okullar üzerine konuştuk.

-Benim dayımın oğlu polis, Yeşilköy’de

-Öz mü?

-Öz

-Adı ne?

-Mustafa

Hastaneye gelince,doktorun darp raporunu yazacağı kapının önünde açılmamış bir paket Samsun 216 paketini açtım,içinden bir dal sigara aldım.

Darp eden polis memurlardan biri, doktordan sonra içmem için yalvarır bir edayla rica etti.

-Tamam,dedim.

Kimlikteki fotoğrafıma bakıp Çankırı dan bir arkadaşına benzetti.

-İşte fark orda,diye kendi kendime söylendim.

Doktor geldi.Baktı bana :

-Var mı bir şey?

Sol elimi gösterdim

-Var,kendim düştüm efenim.

Doktor polislere bakıp darp raporunu yazmaya başladı.

Polis memuru:

-Bilmediğimiz bir şey mi oldu?

Doktor cevap vermedi.

-Başka bir şey var mı?

-Kapsamlı olacaksa diye kendi kendime söylendim.Uzamasın istiyorum,bu yüzden yazıyorsanız…

-Vatandaşa doğru düzgün davransınlar.

Darp Raporu.

‘Şuur Açık’‘Sol el dördüncü parmakta 0,5 cm çizik.’

Karakola giderken ekip otosunu kullanan polis memuru sürekli laptoptan bahsetti,

‘Şüphe sahibine aittir.’

Karakolda yine ilk girdiğim odaya girdim,adresimi,ev telefonumu yazdırdım.

Polis memuru :

-Üzerinde metal var mı?Anahtar,kemer gibi

-39 adet anahtar var çantada,cebimde 12 adet, 1 adette kimliğin yanında,cüzdanda

-10 yazalım onu,

-Kemerin rengi?

-Siyah

-Markası?Üzerinde marka yazmıyor.

Ben bakıyordum daha marka yazıp yazmadığına.

Okul çantamın markasına baktılar.

Çantanın fermuarlı gözünde silahlarımın bir türünden epey sayıda vardı,kalemlerim.Cebimdeki metal silahımdan bahsetmedim.

4 adet A4 kağıt geldi üzerinde ‘Kimlik göstermek istemediğinden’ ‘İbaretsiz kemer’

’Yeşil okul çantası içinde 3 kitap’ ‘Saat 5.30’

Polis memurunun kol saatine baktım tam 6 dıydı,

-Saat tam 6,burda 5.30 yazıyor.

-Doktorun raporu verdiği saat,altını imzalayacaksın.Şuraya da eşyalarını tam ve eksiksiz aldığını yaz.

Yazdım ‘Eşyalarımı tam ve eksik siz olarak aldım.

4 A4’ün sağ alt köşesindeki adım soyadımın altını imzaladım.

Cebimde metal içeren silahım neydi?

Okul çantamın içinde iki kitap,13 farklı SADE 23/2, 1 adet ……. FANZİN, bir kitabın içinde orijinali,çantamın içinde tam 6

Son Güncelleme ( SATURDAY, 13 SEPTEMBER 2008 02:38 )
 
More Articles...
«BaşlatÖnceki12SonrakiSon»

Sayfa 1 of 2
 

Adını Falan Gir Gönder Bişiiler



Hu hu, kimse var mı?

Şuanda 300 konuk çevrimiçi